11/15/2018 12:19:09 PM

 
HABERLER
ANA SAYFA  >  HABERLER  >
Nezir Gencer’in kaleminden 60 yıl
3/29/2008

2007 Yılı BUSİAD Özel Başarı Ödülü kazanan işadamı Nezir Gencer, 60 yıllık yaşam öyküsünü BAKIfi okurları için kaleme aldı. Yazısında 13 yaşında başlayan iş yaşamında bugüne kadar edindiği tecrübelere detaylarıyla yer veren Nezir Gencer, memurluk günlerini de anlatarak samimi itiraşarda bulundu…

Aslında 23 Nisan 1948, fakat düz hesap olsun diye nüfus kaydım 1 Nisan 1948 tarihlidir. 1948 yılında Bitlis’de esnaf (manifaturacı) bir ailenin ilk erkek çocuğu olarak dünyaya geldim. Doğduğumda 4, ilkokula başladığımda 7, 13 yaşına geldiğimde 6’sı kız 3’ü erkek olmak üzere 9 kardeştik.

Babamın babasından kalan aile mesleğimiz manifaturacılık, babam kardeşlerinden de ayrılınca iyi gitmedi. Ben ilkokulda iken babam bir kaç iş değiştirdi, ama yine de kurtaramadı ve tamamen işas etti. Ailemiz için zor günler başlamıştı. Babam iki yıl kadar boş kaldıktan sonra Bitlis’in Adilcevaz İlçesi’nde küçük bir memuriyete atandı. O zamana kadar iki ablam evlenmişti.7 kardeşle birlikte ailemiz dokuz kişi olmuştu. Ben ve üç kardeşim okul çağında olduğumuz için okula gidiyorduk.

Adilcevaz’da büyükçe bir kayısı bahçesinin içinde bir ev kiralamıştık, bahçemizde kayısının dışında kiraz,erik, dut, ceviz gibi farklı meyve ağaçları, 1 dönüm kadar da bostan ekecek bir tarlamız ve yine bu bahçe içinde bir kümesimiz vardı. Her ne kadar kira ödesek de, bu ev bizim için bir nimet sayılırdı. Bu dokuz kişi en ekonomik yaşamanın virtüözlüğünü yapıyordu. Küçücük bir maaş, üç öğrenci ve dokuz kişi. İşte benim hayat mücadelem böyle bir ortamda ve 13 yaşımda başladı.

Babamın işası tüm ailemizi çok üzmüştü. O yaşlarda olmama rağmen en büyük erkek çocuk olduğumdan, aile bütçesine katkı koyabilmek için para kazanmak mesuliyetini taşımaya başladım.

13 YAfiINDA MESLE/İM OLDU 
13 yaşında profesyonel fotoğrafçılık nasıl olur demeyin. İstanbul’da yaşayan halama bir mektup yazdım ve kendisinden bir fotoğraf makinesi istedim. O da beni kırmayarak küçük bir çocuğun kullanabileceği tarzda basit 6x9 bir fotoğraf makinesi ve 3 adet de film gönderdi. Makinenin orijinal paketinde kullanılması ile ilgili bilgiler olsa bile, çevremde ne bunu tercüme edecek, ne de fotoğrafçılıktan anlayan kimse yoktu. O filmleri boşu boşuna harcadım. Çünkü her deklanşöre bastığımda fotoğrafın çıkacağını zannediyordum ve açıp makinenin içine bakıyordum. Böylece halamın yolladığı tüm filmler yandı. Fotoğrafının çekildiğini zanneden kişiler de durmadan benden fotoğraf istiyorlardı. Sonra yaz tatilinde Van’da memuriyet yapan eniştemin yanına gittim. Bir fotoğrafçı dükkânında çırak olarak çalıştım. Orada film banyo etmeyi, fotoğraf tab etmeyi gördüm. Öğrenmek için bir hafta yetmezdi. Sadece sistemi öğrenebildim. Bu sistem mutlaka elektrik şebekesi gerektiriyordu. Oysa Adilcevaz’da elektrik yoktu.

İLK BULUŞUM 
Bu yokluk 13 yaşımda hayatımın ilk buluşunu bana yaptırdı. Bu buluş; gaz yağı ile yanan pompalı lüks lambasının ışığından yararlanarak çalışan bir fotoğraf tab etme makinesiydi. Bu makinem için önce bir gaz tenekesinin yanına kübik bir “vita yağı” kutusu lehimlettim. Vita yağı kutusunun içine de 45 derece açılı duran bir ayna koydum. Vita kutusunun üstünü oyarak yerleştirdiğim cam parçasının üzerine açılır kapanır ışık geçirme mekanizması yaptım. Yanan bir lüks lambasını gaz tenekesine yerleştirip bunun ışığından istifade ederek negatif film görüntüsünün pozitif görüntü veren fotoğraf kartlarına geçişini başardım. Tabi lükse gerekli olan oksijeni ve havalandırmayı sağlamak için de bir sürü soba borusu kullandım. Yaklaşık 6000 nüfuslu Adilcevaz’da genellikle resmi evraklarda kullanılan fotoğraşarı çeken, kocaman körüklü, üçayaklı ve arkasından kocaman bir siyah örtünün sarktığı makinesi ile vesikalık fotoğraf çeken yaşlı fotoğrafçı amca vardı. Ona ilaveten seyyar fotoğrafçılık yapan ikinci fotoğrafçı da ben oldum. Toplantılar ve törenler artık bensiz olmuyordu. Takdir edersiniz ki burada önemli olan fotoğrafçılık değil, asıl önemli olan o lüks lambası ile çalışan makineyi yapmaktı. Çünkü bu imkân sayesinde başkaları da fotoğraf makineleri aldılar. Onların da filmlerini banyo yapıyor, fotoğraşarını tab ediyordum. Ama tam o yıllarda Adilcevaz’da elektrik şebekesi kuruldu. Bu benim işlerimi engellemedi, çünkü fotoğraf tab etmesini bilen benden başka kimse yoktu.

İKİNCİ BULUŞUM 
Üstelik o yıl ilave bir iş daha bulmuştum. Önce kendi kömürlü ütümüzü elektrikliye çevirdim. Tüm komşularımız bu buluşuma çok ilgi gösterdi. Bazen uzak mahalleden bile bayanlar ütüyü görmeye geliyorlardı. Bu iş fotoğrafçılığa göre peşin paralı bir işti. Ütüsünü alan komşumuz elinde parası ile birlikte bizim evin yolunu tutuyordu.Bu başarılarım okulumuzda fizik kolu başkanı olmamı sağlamıştı. Evimizde kendime küçük bir atölye kurmuştum. Bu işe meraklı arkadaşlarımla birlikte fizik deneyleri hazırlıyorduk. Bobin sararak pille çalışan zil yapıyorduk. Nişadır çinko ve karbon kullanarak pil yaptık. Bisiklet pedalıyla çevirdiğimde çalışan bir sinema makinesini de yapınca adım “ mucit” olarak yayılmaya başladı. Ortaokulu Adilcevaz'da, Sanat Enstitüsünü Bitlis’de, Yol ve İnşaat Makineleri Uzmanlık Okulunu Elazığ’da, Akşam Teknikerlik Okulunu Bursa’da, Yüksek Teknikerlik Okulunu İstanbul’da bitirdim. Son dört yıllık eğitim sürecimde Karayolları Bursa ve İstanbul Bölgeleri’ndeki merkez atölyelerinde çalıştım. İstanbul’da İstihkâm Okulu’nda Yedek Subay Eğitimi, Doğubeyazıt’da kıta hizmetimi tamamladım. Bu hizmetimi yaparken öğretmen eşim Selma (İlknur) ile tanıştım ve nişanlandım. Tekrar Karayolları’nda Van Bölge Müdürlüğü’ne bağlı Tatvan Şubesi’nde görev aldım. Böylece hem memleketimde görev aldım, hem de nişanlıma yakın oldum. Bu görevimi yaparken evlendim, oğlum Emre ve kızım Elif doğdular.Bugün en büyük başarım olarak gördüğüm “asfalt makinelerini” imal etme fikri de, orada, o bölgenin imkânsızlarını görünce beynimde oluştu.

ZORLUKLAR VE İMKÂNSIZLIKLAR BAfiARMAYA FIRSAT VERİR Mİ? 
Doğu Anadolu’da kış şartlarının ne kadar ağır olduğunu hepimiz biliyoruz. Görev yaptığım Van Gölü’nün batı limanı olan Tatvan ve çevresi de, kışın çok çetin geçtiği bir bölgedir. Karayollarının doğu-batı, kuzey-güney arterlerinin bir kısmı burada düğümlenir. Özellikle Türkiye ile İran’ı bağlayan yoğun trafiğe sahip, eski adıyla “ipek yolu”nun bir arteri buradan geçer. Aralık ayında başlayan kar yağışı ile birlikte yolları açık tutabilmek için, Karayolları personeli büyük mücadele verir. Kar, buz, çığ ve tipi ile verilen mücadele, amansız bir şekilde Mart ayının ortalarına kadar devam eder. Bu mücadele bitince, yeni bir sorun gündeme gelir. Buzlar çözülünce, sanki kocaman bir tüfekle saçma atılmış gibi delik deşik olan asfalt gün yüzüne çıkar. Ağır trafik yolları, bozuk yolları kullanmak zorunda olan araçlar da yolları adeta yer bitirir. Türkiye’nin yüzde doksanında olduğu gibi bu bölgedeki asfaltlar da basit soğuk kaplama asfaltlardır. Bu tür asfaltlar kışın buzuna ve yazın sıcağına dayanamaz. Kışın zorlu koşullarından çıkan yolları kurtarmanın tek seçeneği, bu delikleri fazla büyümeden uygun bir yama malzemesi ile onarmaktır. Ancak onarım için, yama malzemesini üretecek bir tesise ihtiyaç vardır. Bu tesisin adı “Asfalt Plenti” dir. O dönemde sadece Ankara Karayolları bölge Müdürlüğüne ait 1 yerde, İstanbul Karayolları Bölge Müdürlüğüne ait de 3 yerde asfalt plenti vardı. Bu tesisler yurt dışından ithal edilen, çok pahalı, işletmesi bilgi ve beceri isteyen tesislerdi. Bunların ürettiği asfalt sağlam olduğu için, bu asfalta halk arasında “Beton Asfalt”, teknik olarak da “Bütümlü Sıcak Karışım” denirdi. Ama yukarıda da anlattığım gibi bu tesisler azdı.

Karayolları’nın büyük bölgelerinde birkaç tane vardı. Bir de az sayıda ve küçük ölçekte, birkaç büyük kentimizin belediyesinde bulunuyordu. Bu plentlerden üretilen malzeme yaz sıcağında bile maksimum 100 kilometre uzaklığa taşınabiliyordu. Çünkü üretilen ürünün sıcak taşınması gerekiyor.

O yıllarda en fazla 10-15 civarında olan asfalt plenti sayısı şimdilerde belki 1000 adetten fazla olmasına rağmen yetmemektedir. Bu nedenle Türkiye genelindeki şehirlerarası yollarda basit sathi kaplama soğuk asfalt kullanılıyor. Hepimiz yollarda görmüşüzdür. Hani yeni döküldüğü zaman üzerinden geçen araçlar mıcır sıçratır, bazen arabamızın camı bile kırılır. İşte o asfalt türüne “sathi kaplama asfalt” veya halk arasında “soğuk asfalt” denilmektedir. Bu asfalt türü kışın yağışından ve buzundan çatlar, yazın sıcağından ise eriyerek vıcık vıcık olur, araçların tekerlerine bulaşarak incelir. Eğer asfalt plentiniz yoksa yolları onarmak için Temmuz veya Ağustos’a kadar beklemek zorundasınız. Çünkü havanın yağışsız ve sıcak olması gerekir.

Amerikalıların öğrettiği bir yöntem olduğu için, bu malzemenin adına "road mix" malzemesi denmektedir. Bu yöntemde kuru agrega (kum çakıl karışımı veya konkasörde kırılmış taş parçacıkları) boş bir yola kamyonlarla taşıdıktan sonra, greyderle serilerek güneşte kuruması beklenir. Kuruduktan sonra da içine bir cins bitüm (zift) püskürtüldükten sonra, greyder üzerinde gidip gelerek karıştırı. Bu yöntemle elde edilen malzemenin en fazla altı ay içinde tüketilmesi gerekir. Yollardaki delikleri kapatmak için üretilen bu malzeme aslında çok sağlam değildir. Ancak başka imkânın olmadığı durumlarda kullanılır. Daha da önemlisi, kış bitiminde başlayan oyukları kapatmak için ağustos ayına kadar beklemek zorunda olduğunuzdan, yollar iyice tahrip olur. Yeni dökülmüş sathi kaplama asfalt en fazla iki yıl dayanır. Bu imkânsızlıkları da vatandaşa anlatmak çok zordur. Tatvan’da bu imkânsızlıklar içerisinde zorlanırken durmadan çare aradım. “Bölgenin olanakları ile basit bir asfalt plenti yapabilir miydim?” diye düşünerel çıkış yolları aradım. Bu fikir bir süre sonra hedefim haline geldi. Karayoları’nın küçük atölyesine ilave olarak, Van Gölü’nde seyreden teknelerin imalatını, İran’a gidecek trenleri Van’a taşıyan feribotların da bakımının yapıldığı Denizcilik Bankası’na ait küçük bir tersane vardı. Bu tersanede çalışan teknik kadronun tamamı ile çok güzel ilişkilerimiz vardı. Bu hayalimi onlarla da paylaştım. Bana yardımcı olacaklarını vaat ettiler. Sonra işletmenin müdürü ile görüştüm. Kamu yararına olan bu uğraş için ellerindeki her türlü imkândan yararlanabileceğimiz sözünü verdi. Zaten küçük yerlerde kamu hizmeti yapmanın en zevkli yönü de bu dayanışmadır.Karayolları Bölge Müdürümle görüşerek, projemi ve nasıl çözeceğimi anlattım. O da biraz umutsuzdu ama yine de müsaade etti. Bu işte kullanacağım malzemeleri bulabilmem için bana bir araç tahsis etti. Elazığ, Gaziantep, Ankara, Kırıkkale ve İstanbul’daki kamuya ait hurdalıkları gezdim. Oralarda bulabildiğim işime yarayabilecek elektrik motoru, dişli kutusu veya her türlü hareket aktarma organlarını, rulman ve dişlileri, ne bulduysam topladım. Yine Karayolları’ndan temin ettiğim kamyonlarla bu hurda malzemeleri Tatvan’a götürdüm. Karayolları Tatvan fiubesi’nde çalışan personelime, ne yapmak istediğimi detaylarıyla anlattım. Hiç bir ek ücret talep etmeden, her günün en az 15 saati çalışan bir ekip oluşturduk. İşte bu imkânlarla, bir imkânsızı ortaya çıkardık. Bu takımla Türkiye’de ilk defa bir asfalt plenti üretmeyi başardık. Bu plent, saatte 30 ton sıcak asfalt üreten bir plent oldu. Bölge müdürüm çok memnun olmuştu. Genel müdürlükten bölgemizi ziyaret eden her üst düzey yönetici, bizlere takdir duygularını belirtiyordu. Bizleri takdir amacıyla Genel Müdürlüğümüze birer derece terfi ettirileceğimizi bile söylediler. Bu güzel haberi emeği geçen elemanlara müjdeledim. Artık bu plentte ürettiğimiz sıcak asfaltla her mevsim onarım yapabiliyorduk. Bu tesisi yapmanın gururunu taşıyordum. Ancak hiç beklemediğim bir gelişme oldu. Genel müdürlüğümüzden üst düzey bir yöneticinin adeta ani bir baskınına uğradık. Bu şahıs karayollarındaki ofisime gelerek kendisini tanıttı. Ürettiğimiz plent hakkında sorular sordu. Yaptığım işten çok emindim. Tesadüfen geldiği anda bu plent çalışıyordu. Bilgi vermek için yanına götürmek istedim ama, bütün ısrarlarıma rağmen gelmedi. Plentin sökülüp parçalanarak hurdalığa atılmasını emretti. Gider gitmez bir resmi yazı da göndererek, bu isteğini resmileştirdi. Takdir beklerken böyle bir tenzi ile karşılaşmamız moralimizi çok bozdu. Çok üzüldüm. Aradan 34 yıl geçti. Ama bu gün dahi sebebini anlayabilmiş değilim. Bu nedenle çok sevdiğim ve birçok şey öğrendiğim Karayolları teşkilatından ayrılmaya karar verdim. Ama Karayolları’ndan ayrılmama sebep olan rahmetliye şimdi çok şey borçlu olduğumu düşünüyorum. İnsan hayatında neyin faydalı, neyin zararlı olduğu her zaman bilinemiyor. Muhtemel ki böyle bir tutumla karşılaşmasaydım memuriyetime devam eder, hatta memuriyetten emekli olmuş, hobi bahçesi olan bir Nezir Gencer olabilirdim. Ama bir şeyler üretmek sürekli hayalimdi. Rutin bir iş beni tatmin edemezdi. Bu arzumu yerine getirebilmek için, daha önce de yaşadığım, insanını, havasını, suyunu, kişiye sunduğu imkânlarını bildiğim Bursa’yı tercih ettim.

BURSA’YA GERİ DÖNÜŞ 
Bursa’da, yani bu güzel kentte daha önce dört yıl (1965–1969) kalmıştım. Önce Karayolları’ndaki görevimin Bursa’ya naklini istedim. Bir yıl kadar Karayolları 14. Bölge Müdürlüğü asfalt bölümünde makine şefi olarak görev yaptım. Daha sonra istifa ederek ayrıldım. Artık kendi kararlarımı vermekte özgürdüm, ama çok mesuliyetli bir yaşam başlamıştı benim için. Evli iki çocuk babası, kiralık evde oturan ve ailesine yardım etmek mecburiyetinde olan, hiç kimseden yardım alma imkânı olmayan, parasız pulsuz bir insandım. Bursa’ya gelişimde tüm ailemi Bursa’ya getirmiştim.Küçük erkek kardeşim ve bir arkadaşımızla birlikte adi ortaklık kurarak ufak taşeronluk işleri alıp yapmaya çalıştık. Bu ortaklık kısa sürdü.Daha sonra kendi firmamı kurdum. Firmanın adı Simge İnşaat Taahhüt Ticaret M. Nezir Gencer oldu. Daha sonra grubumuzun ana adını oluşturan SİMGE şöyle oluşmuştu. S = Sanayiİ = İnşaatM = MakineGE =Soyadım olan Gencer kelimesinin ilk iki harfi.Elimden geldiği kadar kendime iyi iş arkadaşları seçmeye çalıştım. Çalışkan, dürüst, bilgili arkadaşlarla kurduğumuz bu takım 31 yıl içerisinde çok başarılı işler yaptı. Sırası ile grubumuzdaki firma ve şirketler şöyle;1- Simge İnşaat M. Nezir GENCER (firma)2- Simge Mat A.fi3- E- MAK Makine İmalat Ltd.4- Simge Yakpa A.fi.5- Simge İzfalt6- Simge Kocafalt A.fi7- Simge Mak A.fi Simge Mat Bursa ve çevresi için, Simge Kocafalt, Kocaeli, İstanbul’un Anadolu Yakası ve Sakarya’nın kuzey bölgesi için, Simge İzfalt ise İzmir bölgesi için hizmet veren ülkemizin ilklerindendir. Bu şirketlerin bünyesinde büyük kentlerin kent içi yollarının üst yapı elemanını imal eden entegre fabrikalar vardır.

ÜST YAPI ELEMANLARI FABRİKALARI 
Dünya’nın ilerlemiş ülkelerinde her kent içi yola göre üst yapı elemanları (asfaltın en az on çeşidini, beton yol elemanlarını, kilitli parke çeşitlerini, bordür ve refüj taş çeşitlerini, doğal parke çeşitlerini, bütüm modifikasyonlarını yapan v.s) üreten çok modern fabrikalar vardır. Bu fabrikalar, bünyelerinde her türlü araştırma ve geliştirme yapacak birimler, laboratuarlar bulunduran, çevre ile ilgili problemleri asgariye indirilmiş, o şehirde olmazsa olmaz birer fabrikadırlar. Nasıl her evin bir mutfağa ihtiyacı varsa, her modern şehrin de böyle bir yol mutfağına ihtiyacı vardır. İşte yukarıda bahsettiğim Simge Mat, Simge İzfalt ve Simge Kocafalt bu amaçla kurulmuş sektörlerinin ilk örnekleridir. Bu şirketlerin bünyesindeki fabrikalar, adeta kamu hizmeti yapmaktadır.

E-MAK BİR MİLLİ TAKIMDIR 
E-MAK ise adını daha çok yurt dışında duyurmuş, ülkemizin temsilcisi konumundadır. Çünkü EMAK bugüne kadar dünyada bilinmeyen teknikler geliştirerek, uluslararası kongrelerde bildiriler sunmakta ve dünyanın en büyük fuarlarında bu projelerini sergilemektedir. Bunları gerçekleştirebilmek için de çok ciddi bir ar-ge departmanına sahiptir. Bünyesindeki personelinin tamamı takım ruhu içerisinde, ülkemizi tüm dünyaya tanıtmak için canla başla çalışmaktadır. Onlara “Milli Takım” gözü ile bakıyorum. Çünkü E-MAK ürünleri, üzerinde Türk markasını ve Türk Bayrağı’nı gururla taşımaktadır. Bu makineleri dünyanın en ücra köşelerine kadar taşıyan, kuran, işleten, Türklük adına insanlığa faydalı hale getiren bu takım Milli Takım değil de nedir? E-MAK adını, çocuklarım Emre, Elif, yeğenlerim Erdal ve Erdem’in baş harşerinden alır. Bu şirketi ben kurdum ama gençlere sıkı sıkıya teslim ediyorum. Simge Mat ise, E-MAK’ın üretimlerini yurt içinde ve yurt dışında pazarlar, teknolojik malzeme teminlerini yapar.

EĞİTİME MESLEKİ KATKI 
Grubumuzun en önemli özelliklerinden biri de eğitime verdiği önemdir. İhtisas konumuzda Karayolları Genel Müdürlüğü ve Belediye Birlikleri ile müşterek olarak seminerler düzenleyerek, sektörde doğruyu bulmak adına ortak çalışmalar yapmaktayız. En büyük hayalimiz Belediye Hizmetleri Meslek Yüksek Okulu açma önerimizin kabul görmesidir.Ülke genelinde en büyük problemlerden birisi de üniversitelerde yeterli sayı ve beceride ara sınıf teknik eleman yetiştiren okulların olmayışıdır. Bize genellikle şu anlamda sorular sorulur. “Bizim niçin yollarımız Avrupa ülkelerinde olduğu kadar kaliteli değil?” Bu soruya şu yanıtları verebiliriz: 1- Ülkemizde kent içi yolların onarımı yeteri kadar önemsenmemekte. Ne kent içi yollar, ne de diğer yollarımızı projelendiren, planlayan bir uzman mühendislik mantığı yoktur. Türkiye’de inşaatla ilgili her şey, inşaat mühendisliğinin başına yıkılmıştır. Oysa batılı ülkelerde bu konu normal mühendislik eğitimine ilaveten, en az üç yıllık ilave bir uzmanlık eğitimine tabi tutulan “uzman mühendis”lerin kontrolünde yapılmaktadır. İnşaat mühendisliğinin geniş yelpazesi içerisinde verilen genel bilgiler bu işe yetmemektedir. 2- Uzman mühendisle işçi arasındaki açıklığı kapatacak “ara sınıf teknik eleman” yetiştiren okul yoktur. Bu elemanları yetiştirecek, uygulamaya dönük okullara ihtiyaç büyük boyuttadır. Çünkü bu işlerde topograf görevi için eleman, laboratuar elemanı, bu plentlerin kullanılmasını, tamirini bakımını yapacak elemanlar, ham madde, malzeme ocaklarında kaliteli ham madde üretecek elemanlar, bunların yolda tekniğine uygun kullanılmasını sağlayacak elemanlar maalesef yeterli miktarda yoktur. Var olanlar da bu işte ciddi bir eğitim almadan, kendi merak ve imkânları ile öğrenen elemanlardır. İşte bu elemanları yetiştirmek için Yüksek Okul statüsünde okullara ihtiyaç vardır. Bu yüksek okullara meslek liselerinden mezunlar alınıp eğitilmelidir. Eğitimleri gece teorik dersler, gündüz ise pratik olarak çalışarak olmalıdır.3- Tabii ki buna ilaveten kaliteli alet-edevat ve yukarıdaki anlattığım detaylarda “kent içi yolların elemanlarını üreten fabrikalar”a ihtiyaç vardır. Bu fabrikalar aynı zamanda ara sınıf teknik elaman yetiştirmek için gerekli olan okulların da mekânı olabilirler. Yani eğimi uzaktan yapmak yerine, işin içine çekmek gerekir.

 

 

GEÇLERİMİZİN BAfiARILI OLMALARI İÇİN NELER ÖNEREBİLİRİM? 
Kim ne derse desin, ağaç yaşken eğilir. Bu nedenle çocuklarımızı; 
1- Kardeşsiz bırakmamalıyız. Kardeşlerin birbirini kıskanması bile çok faydalıdır. Çünkü kıskançlık onları başarıya götürür. Ayrıca kavga ederken mukavemet kazanırlar. Ama bunun yanında bölüşme alışkanlığı kazanırlar. Takım çalışmanın ilk eğitimi kardeşlerle başlar. 
2- Onlara çok pahallı oyuncaklar almak yerine, kendi oyuncaklarını yapacak ve kendilerine zarar vermeyecek malzemeler almalıyız. Bu oyuncakları onlar yaparken birlikte çalışmalıyız 
3- Kendi işlerini yapabilme yetisinde olmalarını sağlamalıyız. Örneğin çayını kendisi karıştırmalı. Yemeğini kendisi yemeli. Kendisi giyinmeli, soyunmalı. Kendisi elbiselerini, çalışma masasını toplamalı. 
4- Kız veya erkek ilkokulu bitirdiktensonra yaz tatillerinde zaman zaman iş ortamına sokularak, iş hayatına yavaş yavaş alıştırılmalı. 
5- Her yaz tatilinde 15 günü aşmayacak şekilde bir iş öğrenecek şekilde güvenli bir işte ücret alarak çalışmalı. 
6- Bizim okullarımızda beslenme ile ilgili dersler yeterli değildir. Bırakın çocukları, büyükler olarak bizler dahi beslenmeyi hiç bilmiyoruz. Hiç olmazsa çocuklarımızla birlikte beslenmeyi öğrenmeliyiz. 
7- Mutlaka spor sevdirilmeli. 
8- Sevgiyi ve saygıyı öğretmek. 
9- Kendi kültürümüzü öğretmek 
10- Ülke sevgisini içlerine sokmak.

Gençlerimize öğütlerim ise şöyle; 
1- En büyük güç dürüstlük ve çalışkanlıktır. Bu düşünceye inanmalılar. 
2- Bireysel başarı yanında, takım çalışma ruhunu alıştırmalıyız. 
3- Nasıl olursa olsun para kazanma hırsı yerine, hak edileni kazanabilme yeteneğinde olmalılar. 
4- Sevdiğin işi yap tavsiyesi yanlıştır. Hobi başka bir şeydir, meslek başka. Kitap okumayı seviyor diye bir insanın ille de ben yazar olacağım iddiası doğru sonuç vermeyebilir. Onun için herkesin hayatını idame ettirebileceği bir işe ihtiyacı vardır. Bu hayatın olmazsa olmazıdır. Bu nedenle sevdiğin işi yap demek yerine “yaptığın işi sev” demek daha doğru olur. 
5- Ben askerliğimi komando eğitimi almış bir İstihkâm Subayı olarak yaptım. Komandolukta temel felsefe ele geçen malzeme üzerine kuruludur. Yani ele geçen malzeme ile beslenmek, ele geçen  malzeme ile barınmak, ele geçen malzeme ile silah yapmak, ele geçen malzeme ile yön bulmak, ele geçen malzeme ile bot yapmak, sulardan geçmek gerekir. Yani hayatını ele geçen malzeme ile idame ettireceksin. Gençlerimiz bir şeyi başarabilmeleri için her türlü imkânı isterlerse bu doğru olmaz. Az imkânla onları uzaktan kontrol etmenin daha doğru olduğunu düşünüyorum. 
6- “Aman evladım ben senden hiç bir şey beklemiyorum, yeter ki sen kendini kurtar” demek bu genci mesuliyetsizliğe iter. 
7- Tembel insan yurtsever olamaz. Yurt sever insan, işini iyi bilen, çalışkan ve dürüst olan insandır. Takdir edersiniz ki; bu insanların sayısı arttıkça, ülkemiz daha hızlı kalkınacaktır. 
Bana bu düşündüklerimi yazma fırsatı veren BUSİAD’a teşekkür ediyorum.